Son olarak Thelma (2017) filmi ile izleyici karşısına çıkan Danimarkalı yönetmen Joachim Trier’in yönetmenliğini üstlendiği Oslo, August 31st, aslında 1931 yılında Pierre Drieu La Rochelle tarafından yazılan Will O’ The Wisp kitabının, 2. uzun metraj uyarlamasıdır. İlki ise, Fransız yönetmen Louis Malle’nin yönetmenliğini üstlendiği Le Feu Follet (1963) filmi. İki filmi de izlemiş biri olarak, günümüz dünyasına daha yakın olması sebebiyle Oslo, August 31st filminin benim için daha etkileyici bir film olduğunu açıkça söyleyebilirim.

DİKKAT! İnceleme spoiler içerir.
Oslo, August 31st
Oslo, August 31st, Oslo’da 30 Ağustos sabahıyla başlar. 10 aylık uyuşturucu bağımlılığı tedavisinin sonuna gelen Anders, 30 Ağustos sabahı başarısız bir intihar denemesinde bulunur. Bu başarısız denemenin ardından, soluğu en yakın arkadaşı Thomas’ın evinde alır. Thomas; eşi ve çocuğu ile birlikte Anders’i karşılar. Ailesi ve akademik kariyeriyle meşgul olan, hayatın akışına kendini kaptıran Thomas adına her şey yolunda gözükmektedir. Thomas ve Anders, uzun bir yürüyüşe çıkar. Konuşma ilerledikçe Thomas; eşiyle olan sorunlarından, hayatının monotonlaştığından ve çok mutlu olmadığından bahseder. Bu sorunlardan bahsetmesine rağmen Thomas, Anders’e hayatını düzene koymasına yönelik tavsiyelerde bulunur. Anders buna tepki gösterir, tavsiyeye ihtiyacı yoktur ve şöyle der:
“Hayatıma bak. 34 yaşındayım. Elimde hiçbir şey yok ve sil baştan da başlayamam.”
Tam anlamıyla mutlu olamayacağı bir hayata devam etmek istemeyen Anders, her şeye baştan başlamak için gereken gücü de kendi içinde bulamamaktadır. Thomas, Anders’in başarılı geçmişini örnek vererek eski günlere dönebileceğini söyler. Onu destekleyen ailesi ve yanında olan arkadaşları olduğundan bahseder. Fakat aslında Anders için olay çok farklıdır. Olay, önüne sunulan imkanlar değildir. Ya da yanında olan ailesi, onu destekleyen arkadaşları da değildir.
Kişi, eğer hayattan bir an için kafasını kaldırıp hayata yüklediği anlamın ne kadar içi boş ve amaçsız olduğunun sorgulamasını yaparsa; işte o zaman içinden kolay kolay çıkamayacağı bir durumla karşı karşıya kalır. Kendi zihninin içine sıkışır adeta. Hiçbir şeye karşı güçlü bir duygu ve arzu hissedemez. Aile kurmak ve kariyer sahibi olmak gibi, birçok insanın hayatının merkezine koyduğu hedeflerin, kişi için hiçbir anlam ifade etmemesidir aslında durum. Bu yüzden süreci yaşamayan bir kişinin, Anders’in yaşadıklarına anlam verebilmesi de oldukça güçtür. Thomas da, Anders’i anlamamaktadır ve yalnızca içi boş tavsiyeler vermektedir. Konuşmadan umduğunu bulamayan Anders, Thomas’ın yanından ayrılır.

Tek başına bir kafeye oturan Anders, kendisi için ayarlanan iş görüşmesine kadar zaman geçirmektedir. Masadan masaya gözlerini çeviren Anders, eğlenen kalabalık gruplar ve yeni tanışan çiftler görür ancak donuk ifadesini bozmaz. Yeni birileriyle tanışmanın heyecanı ya da 20’li yaşlarında dolu dolu bir geleceğin hayalini kurmak, Anders için artık bir anlam ifade etmemektedir.
Kafeden ayrılan Anders, yazarlık için iş başvurusunu yapacağı derginin ofisine gider. Editör, Anders’in özgeçmişinden etkilenmesine rağmen son 6 yıldaki boşluğun sebebini sorar. Anders, ilk başta yanıtlamak istemez. Kaçamak cevaplar verir. Ancak en sonunda, son yıllarda satıcılığa kadar giden uyuşturucu kullanımından ve 10 aydır süren uyuşturucu tedavisinden bahseder. Editörün tüm olanları anlayışla karşılamasına rağmen, özgeçmişini geri ister Anders ve ofisi terk eder. Bu işin de onu mutlu edemeyeceğini anlamıştır birden, kendini kanıtlama çabasını anlamsız bulmuştur.

Akşama doğru yapacak bir şey bulamayan Anders, Thomas’ın kendisini ısrarla davet ettiği partiye gider. Eski arkadaşları, dostları hepsi oradadır fakat Thomas ortalıkta yoktur. Anders, insanlarla sohbet etmeyi dener ancak insanların sıcak tavırlarına rağmen yine de ortamın içine karışamaz. Eğlenen ve birbirleriyle konuşan insanları uzaktan gözlemler. Zoraki devam ettirilen muhabbetler, kasıntı konuşmalar ve yapmacık kahkahaları gördükçe bulunduğu ortamdan iyice soğur. Hayatın, artık onun keyif alabileceği bir yer olmadığını fark eder. Yabancılaşmıştır artık. Bu düşüncelerle partiden ayrılma kararı alan Anders, partide bulduğu çantalardan bir miktar para çaldıktan sonra partiden ayrılır ve o parayla uyuşturucu alır. Başarısız intihar girişiminin ardından hayata bir şans daha veren Anders, başladığı noktaya geri dönmüştür ve artık kendisi için yeni bir başlangıç mümkün değildir.

Uyuşturucuyu kullanmadan önce gece kulübüne giden Anders, bir kızla tanışır. Birçok kez yaşadığı klasik senaryolardan biridir aslında. Ancak bu sefer içindeki duygusal boşluğu tamamlayabilecek birini bulmuş gibi görünen Anders, sabaha karşı kızla bir havuzun kenarına gider. Kız, onsuz havuza asla girmeyeceğini söyledikten kısa bir süre sonra havuza girmiştir. Birçok insana önemsiz gelecek bu olay, her şeyin sahte olduğu ve insanların birbirlerine öylesine içi boş cümleler sarf ettiği gerçeğini Anders’in yüzüne vurmuştur. Anders, 31 Ağustos’un sabah ışıklarıyla birlikte, kısa bir aranın ardından aynı sancıları tekrar yaşamaya başlar. Kızla olduğu süre boyunca gözlerinde beliren ışık, yeniden kaybolmuştur. Hiçbir şey söylemeden kızı bırakır ve oradan ayrılır.
Anders, kaçınılmaz son için çocukluğunun geçtiği eve gider. Piyano oradadır. Piyanonun başına geçen Anders, bir resital sunar. Bu bir vedadır Anders için. Odasına gider ve çektiği bütün varoluşsal sancılara böylelikle son verir odasında. Filmin sonunda, film boyunca Anders’in bulunduğu tüm mekanlar, Anders’siz olarak gösterilir. Hayat, bir şekilde devam etmektedir. Varoluşun anlamsızlığına bir mesajdır aslında bu. Dünyada var olmanın veya yok olup gitmenin bir anlam ifade etmediğinin mesajıdır.

Hayatında uzaktan yakından bu ve benzeri kaygılar taşıyan insanların; hayatlarının kontrolünü kaybettiklerinde, yaşamaktan ziyade sorgulamakla ilgilendiklerinde ve odak noktalarını tamamen buna çevirdiklerinde varoluşsal problemlerin ne kadar büyük sorunlara dönüşebileceğini gösterir bu film.